31 Ocak 2011 Pazartesi

SON GÜN TRANSFERLERİ


Öncelikle Tuncay'ın Pulis'in gazabından kendini kurtarıp Wolfburg'a transferi hakkında yazalım. Dzeko'yu satan Wolfsburg son günde üç transfer birden yaparak eline geçen paraların hakkını verdi. Tuncay'ın transferi Steve McLaren'in kafasındaki sistemi harekete geçirebilmesi için büyük bir adım olarak değerlendiriliyor. Gittiği takımlarda, özellikle geçen sene şampiyon yaptığı Twente'de Şükrü Saraçoğlu'nda kendi gözlerimle de gördüğüm üzere 4-2-3-1 oynatmaya eğilimli olan ve bu sistem için elinde zaten Diego ve Grafite gibi adamlar bulunan ancak Dzeko'nun varlığında 4-4-2'ye mahkum kalan McLaren, Tuncay'ı açıklardan birinde oynatarak bu sisteme direk bir geçiş yapacaktır. Tuncay'ın banko oynayacağını düşünüyorum. Takıma ciddi katkısı da olacaktır. Aslında sene başında Shalke'den Farfan'ı istiyorlardı ama yine bu transferden çok memnun olduklarından eminim. Hoeness'in yüzüne baksanıza. Tuncay'ın Stoke'tan kendini kurtarması da iyi oldu bence. Oynamıyor ve gitgide köreliyordu. 3,5 yıllık kontrat Tuncay'ın buralarda hiç gözü olmadığını da gösterdi bize. Bundan sonra Tuncay'ı Türkiye'ye getirmek isteyen bonservis ödemeyi göze alacak.


Son günün başka bir bombası da İngiltere'den geldi. Torres, Chelsea ile 58 milyon euro karşılığında anlaştı. Sakatlıkların ardından son iki senedir ortalıklarda görünmeyen, form durumu ve motivasyonu yerlerde gezinen Torres için geçmişini göz önünde bulundurarak yapılan bir transfer. Abramovich'in parası yine ortaya çıkmaya başladı. Drogba ve Anelka'nın yanına bir üst düzey forvet daha gelmiş oldu. İngiltere'deki maç trafiği için mantıklı ama ideal kadro için sancılı olabilecek bir transfer. Drogba ve Anelka sene başındaki formlarında olsalar Torres kadroya zor girer derdim ama şimdiki durumda Ancelotti ne yapar bilemem. Liverpool da boş durmadı tabii. Luis Suarez'in yanına Newcastle'dan Andy Carroll'u transfer etti. Hem de 35 milyon pound karşılığında. Bu rakamı çok abartı buluyorum. İngiltere'de bu kalibrede o kadar çok oyuncu varki, Torressiz kalınca ne yapacağını şaşıran Liverpool'un acele bir hamlesi bence. Yazmadan edemeyeceğim, Torres'in bir sonraki adresi de Real olur.


Transfer demişken Adebayor'un Real'e transferinden de bahsedelim biraz. City'de hocayla anlaşamayıp Tevez'in yedeği durumuna düşen ve Dzeko'nun da gelişiyle kadroda düşünülmediği ortaya çıkan Adebayor ile Higuan'in yokluğunda forvet istiyorum diye bas bas bağıran Mourinho için iyi transfer oldu. İkisi de bu kısa süreli kiralık kontrat için memnun olacaktır. Aslında Adebayor kesinlikle Mourinho'nun istediği tip çabuk ve bitirici forvet değil ama sadece Benzema'ya muhtaç olmaktan iyidir diye düşünüyorum. Satın alma opsiyonu da sene sonu için 14 milyon euro ki bu da işin başka bir boyutu. Adebayor'un da en son Arsenal'deki efsane performanslarını hatırlıyorum. City'de ne yaptığını kendi de bilmiyordur. Gerçi gelir gelmez Real Osasuna'ya yenildi. Ayağı uğursuz geldi yani.


ALIŞILMADIK FENERBAHÇE


En son 2 sene önce oynanan ve 4-1 kazanılan Galatasaray maçında bu denli bir hırs ve istek hatırlıyorum. Fenerbahçe geçen seneki Trabzon maçının hıncı ve intikam alma hissiyle çıktı maça. Tribünler de resmen bunun için gelmişti. Gençler maçında bomboş olan tribünler, bu maçta komple hazır bulundu. Seyirciyi de Galatasaray maçları haricinde bu kadar motive görmek zordur.

Hiç alışık olmadığımız şekilde ileride basan, saldırgan ve istekli bir hücum takımı görüntüsü herkesi şaşırtmıştır.

Maçın başından sonuna kadar hırs ve istek Bünyamin Gezer'in sert oyuna olan müsamahası ile birleşince Trabzonlular organize olmayı bırakın, ayaklarında top bile tutamadılar. Ancak bu sertlik zaman zaman dozunu kaçırdı, hakem de buna seyirci kaldı. Kendince bulduğu çözümlerse sadece kendini komik duruma düşürdü. Bu tarz bir hakemlik anlayışı olmaz, olmamalı. Hele Niang iki Trabzon'lu ile boğuşurken ve galip gelmişken hakemin pozisyonun içine girip dezavantaj sağlaması tam facia.

İlk golde Lugano'nun gayreti bir yana, Egemen'in sakatlanmasıyla Lugano'nun Giray'a kalması ve Glowacki'nin pozisyon alamaması birleşince çok güzel bir gol oldu. 3 senedir her duran top organizasyonun Lugano'nun üzerine yapılmasının elbette ki bir amacı var. Adam topa kilitlendi mi durdurmak neredeyse imkansız.
İkinci golün başlangıcında ise Emre'nin Jaja'ya yaptığı faulün akabinde Glowacki'nin pas hatası ve 7-8 saniye içinde gelen gol herkesi rahatlattı. En başta da Aykut Kocaman'ı.
Hocanın şansı takımı geriye yaslamaya zamanı kalmadı. İkinci gol 4 dakika sonra geldi çünkü.

İkinci yarı ise Fenerbahçe skoru korumaktan başka hiçbirşey yapmadı. İlginç olan ikinci yarıya Alex'i uca, Niang'ı sağa yerleştirerek ve Mehmet Topuz ile orta sahayı üçleyerek başlamaktı. Klasik 4-3-3 sağlandı hem de Alex'le. Trabzon zaten organize olamadı, 10 kişi kalınca dahi Fenerbahçe'nin direnci düşmedi. Zaten sağolsun Glowacki imdada yetişti, bundan sonrası ise kör dövüşü. Trabzon'un pozisyonu yok. Fener'in de goller, hırs ve istek haricinde oyun olarak extra birşey göstermediğini söyleyebilirim. Bir diğer konu ise Alex'in uzun zaman sonra çalımlarla adam eksiltmesi ve o derin paslarından örnekler vermesiydi.

Sonuç olarak Fenerbahçe bu galibiyetle potaya girdi, ama haftaya Manisa'nın beklendiği gibi hevesleri kursaklarda bırakacağından neredeyse eminim. Başka türlüsü sürpriz olur.

29 Ocak 2011 Cumartesi

THE KIDS ARE ALL RIGHT

Soğuk kış haftasonlarında bol bol film izliyoruz. The kids are all right da bunlardan biri.
Lezbiyen bir çift, sperm bankasından aldıkları spermlerle yaptıkları çocuklarının donör babalarını bulmak istemeleri ve adamın birdenbire ailenin içine girmesiyle gelişen olaylar. Lezbiyen çiftlerin de herkes gibi normal insanlar olduğunu ve normal evlilikler deki gibi çocuk büyütüp, benzer sorunlar yaşayabileceklerini gösteren bir film. Annette Benning Oscar adayı olmuş ama ben extra bir şey göremedim.
Julien Moore her zaman ki gibi güzel, ilginç bir şekilde yaşlandıkça hiç değişmiyor. Marc ruffalo ise her zaman ki ezik karakterlerine bir yenisini eklemiş.
Film aile olmanın gerçekten zor olduğunu ve emek harcamak gerektiğini anlatıyor. Öyle ha deyince hazıra konulamıyor maalesef.
Ayrıca iyi ki iki tane annem yok dedirtiyor insana. Tek anne herkese yetiyordur :)

BIUTIFUL

Filmi izlediğimden bu yana en az 7-8 saat oldu ama hala mideme kocaman bir yumruk yemiş gibiyim. Açıkçası filmlerden çok etkilenirim, ve para vererek sinemada izlediğim filmlerin beni etkilemesini isterim ama daralmak ve kötü hissetmeyi pek sevmem. Kim sever ki?
Inarritu'nun diğer filmleri 21 Gram, Babil ve Ameros Perros gibi güzel ama güzel Cumartesinizde içinizi daraltmak istemeyeceğiniz türde bir film olduğunu düşünmeme rağmen yoğun ısrarlarla girdim ama etkisi hala üzerimde. Filmden nasıl depresif bir modda çıkıp, nasıl bir an önce eve gitmek istediğimi anlatamam.

Filme gelecek olusak, afişten de çok net anlaşılacağı üzere bu bir Javier Bardem filmi. Tek başına oynamış, oynatmış. Meksikalı yönetmen Javier Gonzalez Inarritu senaryoyu sadece Bardem için yazmış.
'Eğer kabul etmeseydim, bu film de olmazdı.' diyor Bardem.
Film karısından boşanmış bir adamın iki çocuğunu büyütürken karşılaştığı problemlerin etrafında Barcelona'nın arka sokaklarında Afrikalı göçmenlerin ve Çinli kaçak işçilerin yaşadıkları zorlukları en açık haliyle önünüze getiriyor.
Film boyunca ölümün nasıl kaçınılmaz olduğunu, göçmenlerin nasıl şartlarda yaşamak zorunda olduğunu, satın aldığımız her çakma eşyada aslında kimlere ne zararlar verdiğimizi düşünüp duruyoruz.
İşin en kötü yanı daha Barcelona'ya gitmeden arka sokaklarda neler olduğunu öğrenmek oldu.
Ek olarak güzel film ama Javier Bardem'in çok daha iyi oyunculuklarını gördükten sonra her ne kadar bu rol için 15 kilo vermiş olsa ve çekimler 5-6 ay sürmüş olsa da bu filmde Oscar alması biraz fazla olur bence.
Bir de hala karnım ağrıyor.

28 Ocak 2011 Cuma

BOŞ TRİBÜNLER


Tribünlerin bu kadar boş olmasına bir anlam yüklemek gerekir mi bilmiyorum. Hem kupada iddaanın kalmaması, hem de hafta içi, üstelik havanın da çok soğuk olması nedeniyle seyirci sayısının az olması beklenendi. Maçın televizyondan gösterilmesi de eklenince tribünler bomboş kaldı. Galiba insanlar haklarını Trabzon maçında kullanacaklar.
Sanki Fenerbahçe'ye seyircisiz maç oynama cezası verilmiş, biz de bir şekilde içeri girmişiz gibiydi. Herhalde toplasan 1000-1500 kişi vardı. Sahada konuşulanları rahatlıkla duyabiliyorduk. Çok ilginç bir deneyim oldu aslında. Bir de soğuk olmasa ya da her zamanki gibi ısıtıcıları açsalar daha katlanılabilir olurdu. Maalesef yeterince kalabalık olmayınca ısıtıcıları açmaya bile değer görmediler bizi. Halbuki bu maça bile gelen insanlara ufak bir jest yapılabilirdi. Hatta o kullanmayı çok sevdikleri kamera görüntülerini bu maça gelenlere seneye kombine fiyatlarında indirim yapmak için kullansalar daha makbule geçerdi.
Maçla ilgili söylenmesi gerekenlerin başında ise Bilica'nın kaptan olarak çıkması ve Caner bu kadar kötüyken üstelik kart görmeye bu kadar yakınken Aykut Kocaman'ın buna seyirci kalması geliyor. Bilica bu takıma yakışmıyor ve gitmesi muhtemel olan ilk adam ancak maça kaptan olarak çıkabiliyor. Kaldı ki Semih sahada. Başka bir konu ise Caner'in ayağının değdiği her topu, tüm ikili ilişkileri ve oynama istediğini kaybetmesi. Bu kadar kötü olmak için mutlaka bir sebebi olması lazım. Kırmızı kart görmeye yakın olduğu daha ilk yarıda anlaşılmıştı.
Çok başka bir konu ise Özer'den yana olan umudumu yavaş yavaş yitiriyor olmam. Geldiği günden bu yana sakattı, iyileşti, forma girecek, ilk onbirde oynaması lazım, zamana ihtiyacı var derken Özer olduğu yerde sayıyor. Açıkçası ben artık Özer'in istenilen hiçbir şeyi vereceğini sanmıyorum. Karamsar ama aklımdan geçenler bunlar.
Gönlümde ayrı bir yeri olan Gençlerbirliği'ni ise doğru yolda buluyorum. Gerçi Thomas Doll'u göndermelerimi hiç onaylamasamda oynamaya çalıştıkları 4-3-3 çok keyif veriyor. En azından oynamaya çalışıyor ve umut veriyorlar.

25 Ocak 2011 Salı

BLACK SWAN


I am love bildiğin kötüydü, ama Black Swan öyle mi ya?
Kısa ve net: son zamanlarda izlediğim en iyi filmdi. Zaten hayranı olduğum Natalie Portman'ın Oscar'ı hakettiğini kendi gözlerimle gördüm. Mutluyum, gururluyum. StarWars ile ben buradayım diyen, Closer ile yükselişe geçen Leon'daki küçük kız Black Swan ile başka bir boyuta geçmiş. Resmen elimizde büyüdü diyebiliriz. Leon'u herhalde 10 kere izlemişimdir. O zamandan beri Natalie büyüdü, koca kız oldu, Harward'dan bile mezun oldu. Aslen yahudi olan bu ay parçası şimdilerde Black Swan'da tanıştığı bale hocası ile beraber ve bir çocuk bekliyor.

Neyse artık filme gelelim. Durgun başlayan film, ortalarda hareketlendi ve sonunda darbeyi vurdu. Darren Aranofski'yi Requem For A Dream'den biliyoruz, filmin sonunda beyninizden vurulmuşa dönmüştük hani. İşte Black Swan da aynı etkiyi yaratıyor filmin sonunda.


Hayatımda izlediğim tek bale gösterisi Kuğu Gölü olduğu için hem müzikler, hem de konuya aşina olmam ilgimi artırdı diyebilirim. Ayrıca oyunculukların tavan yaptığı, senaryonun seyirciyle oyun oynadığı filmlerin de hastasıyım. Film sizi öyle bir eline alıyor, balerinin kafasının içine sizi öyle bir sokuyor ve hayallerini öyle bir gerçeklik de sunuyor ki, filmin sonuna geldiğiniz de resmen beyninizden vurulmuşa dönüyorsunuz.

Natalie Portman'ın bu film için gerçekten bu denli bir bale eğitimi almış olmasına ve filmdeki bale performansına hayran olmamak mümkün değil. Gerçi çocukken bu eğitimi almış ama neticede biliyoruz ki belli bir yaşta birdenbire bale yapılamaz. Balerinin çelişkilerini, tutukluğunu ve değişmini öylesine oynuyor ki, siz de ister istemez kendinizi birlikte yaşıyor buluyorsunuz. Son sahnede balerinin siyah kuğuya dönüşmesi var ki gerçekten izlemek lazım. Kült sahnelerden biri olur.


Konuyu fazla da anlatmak istemiyorum. İzlemek isteyenlere şiddetle tavsiye ediyorum.

I AM LOVE-BENİM ADIM AŞK


Sinemada izleme niyetiyle yola çıkıp seansa geç kalarak ıskaladığım filmin DVD'siyle idare ettik. İyi de yapmışız. Açıkçası çok da izlemeye hevesli değildim, eşimin yoğun baskıları ile bir şekilde ikna oldum. İtalya görüntüleri ve büyük bir aşk hikayesi ile en azından iyi vakit geçirtebileceğini düşünmüştüm. Yanılmışım. Film öyle paldır küldür başlıyor ve devam ediyor ki, siz birşeylere anlam vermeye çalışırken başka şeyler havada kalıyor.
Ne İtalya görüntüleri, ne etkileyici bir oyunculuk, ne de bir aşk hikayesi vardı. Gerekli gereksiz yerde güya heyecan yaratmak için yükselen müzik, karakterlerin bir türlü anlaşılamaması, oyunculukların yetersiz kalması ile beklentilerimi kesinlikle karşılayamadı.
Film bitmeye yakınken, eşime dönüp; ''Bunu hakedecek, ne yaptım?'' demek zorunda kaldım.
Normalde romantik komedi veya aşk filmleri gibi kadınların daha fazla ilgi duyduğu filmlerden de gayet keyif almama rağmen , bu film de hiçbir şeyi anlamlandıramayıp acı çektim.
Ayrıca Tilda Swinton da ne çirkin kadındır yahu? İngiliz aristokrat bir aileden geliyormuş ve oyunculuğun yanı sıra fotomodellik de yapıyormuş. Nasıl yaptığı tartışılır tabii. Bir de bu filmin yapımcılığını yapmış. Aferin ona.

24 Ocak 2011 Pazartesi

FENERBAHÇE ÜLKER


Neven Spahija'nın takımı geçen senelerde sürekli yaptığı yanlış tercihlerle bizleri kanser eden Bogdan Tanjevic'in aksine ne zaman ne yapacağını bilen bir takım haline geldi. Tabii bunda Ukic'in ve yeni gelen Jasikevicius'un katkıları tartışılmaz. Greer ile olmuyordu, olmaz da. Fenerbahçe Ülker'i hiç bu kadar yardımlaşmalı savunma yapan, hücumda tam bir takım bilinciyle topu paylaşan, her zaman boş adamı bulmaya çalışan bir takım olarak görmemiştim. Yeni gelen oyuncularla ve coach ile birlikte takım resmen sınıf atladı. Bir türlü isteneni veremeyen potansiyelli takım sıfatından, Eurolig ve Türkiye'de şampiyonluğa koşan bir takıma dönüştü Fenerbahçe Ülker.
Hem savunmadaki gayreti, hem de hücumdaki çeşitliliği izlemek çok büyük bir keyif. Herkesin savunma yaparken gösterdiği çaba yüzlerinden okunuyor. Hücumda ise şova kaçmadan, herkes yaratıcılık ile takım bilinci en iyi şekilde sahaya yansıtıyor.
Ukic zamanla takımın gerçek lideri olduğunu ispatladı. Ömer ise bir kaptan nasıl davranması gerekiyorsa, öyle. Jasikevicius'un gelişi ise herkesi heyecanlandıran bir hamle. Ukic'i dinlendirmesi bir yana, aratmıyor bile diyebiliriz. Tomas ise gerektiğinde Ömer'i aratmayan savunması, gerektiğinde geçen seneden kalan skorer kimliğini ön plana çıkarmasıyla sıkışan maçları açan bir kilit gibi. Takımda ileride oluşabilecek tek sıkıntı pota altında. Kaya, Oğuz, Mirsad ve Lavrinoviç ile yeni katılan Sam savunmada ellerinden geleni yapsalar da hücumda zaman zaman tıkanıyolar ve Final Four yolundaki en büyük engel bence bu.
Yürü be Fenerbahçe Ülker, kim tutar seni....

23 Ocak 2011 Pazar

HASTALIK


Yine bir kış klasiği kendini gösterdi. Kış başlar, Cihan hasta olur.
Neredeyse bir haftadır hastayım. Cuma günü işe gidemedim. Kışın hafif hafif kendini hissettirdiği bu günlerde dikkat etmek lazım, fazla terlememek ve kendini korumak lazım ama olmadı işte. Bir haftadır sanki ciğerim çıkacakmış gibi öksürüyorum. Doktora gittim, ilaç aldım ama nafile. Her gece öksürük nöbetleriyle uyanıp, kendime ıhlamur kaynatıyorum ve sonra en az bir saat uyuyamıyorum. Yani hastalık bir yana uykusuzluk da çok yıpratıyor. Ballı tarçınlı ıhlamurlar, kış çayları, helle, portakal suyu vb. gibi türlü çözümler üretmeye çalıştım olmadı. Artık kısmet diyorum. Elbet bir gün geçecek.
Birden Rusya günlerimi anımsadım. Tam iki ay öksürdüm, geçmedi. Sonra yaz geldi, hava hafifledi. Kendi kendime iyileşmiştim. Aman diyim öyle olmasın. Öksürük ve hastalık bünyeye alıştığı anda film kopuyor. Hayat standardı düşüyor insanın.

FENERBAHÇE ZORLA...

Üç hücumcu; Semih, Alex ve Niang ile başlamasına rağmen Fenerbahçe beklenen baskıyı kuramadı, gereken oyunu oynayamadı ancak gereken puanı aldı.
Sene başından beri Niang'ın hep sağ ya da sol kanata uzak forvet olarak kullanılmasını, forvetin eğer iyileşir de oynamak isterse Guiza, olmazsa Semih olmasını ve yine sağ ya da sol kanatta Dia ya da Stoch'un kullanılması gerektiğini savundum. Böylece Guiza-Semih aradağı ortamı bulacak, Niang gibi uzak forveti oynamayı çok iyi bilen bir oyuncuyla gerektiğinde forvet ikilenecek, Stoch ya da Dia'nın delici ataklarıyla top kanatlardan kesilecek. Alex ise dış saha maçlarında kenarda oturacak, gerektiğinde dahil olacak. İç sahada ise rakibin durumuna göre Alex de bu kadroda olacak.
Bence bu plan denenmesi gereken ve başarıya ulaşması muhtemel bir plan.
Kadroda Semih ve Niang'ı görünce bir an sevindim ama Topuz hayallerimi yıktı. Gerçi Alex'in varlığı ile Topuz'un yerine Stoch ya da Dia'yı beklemek Antalya gibi deplasmanda maceraperestlik olur.
Neyse maça gelirsek, Fenerbahçe sadece mücadele etti. Antalya'nın sürekli oyuna hakim olmasına rağmen kaleye sadece uzaktan şutlarla gitmesi Fenrebahçe'yi zorlamadı bile. Fenerbahçe ise yakaladığı bir kaç pozisyon haricinde tek düşüncesi gol yememek olan vasat bir Anadolu takımı görüntüsündeydi.
Neyse ki Gökhan Gönül gibi imdat çekiçleri var bu takımın. Gökhan öyle bir gol attı ki, şans, girişkenlik, akıl, teknik, seyir zevki hepsi vardı bu golde. Şahsen ben uzun süre unutmam. Ömer'in hatası bence yok.
Fenerbahçe oyun olarak hala umut vermiyor. Ama bu sezon ilk defa kötü oynayıp galip geldiler ve Trabzon ile Bursa'nın puan kaybettiği bu haftada avantaj sağladılar.
Golden sonra neredeyse tüm takımın Dünya Kupası kazanmış gibi Aykut Kocaman'a koşması da manidardı.

18 Ocak 2011 Salı

PERSEUS


Perseus, Yunan mitolojisinin kahramanlarından biri. Tanrı Zeus'un oğlu.

Dedesi Argos kralı Agrisios, bir büyücünün kehanetinde kızı Danae'nin bir oğlunun olacağını ve onun tarafından öldürüleceğini öğrenince kızını sarayın bahçesindeki bronz bir odaya kapatıp bekaretini korumasını sağlamak ister. Ancak elinden uçan ve kaçanın dahi kurtulamadığı Tanrı Zeus bir altın damla formuna geçerek odaya girer ve kızı hamile bırakır ve bu birleşmeden Perseus doğar. Dedesi Agrisios, Persues'un doğumundan sonra annesi ve Perseus'u bir kayıkla denizde ölüme terk eder. Derken ikisi bir adaya düşer ve Persues adada balıkçılar tarafından büyütülür.
Perseus, Athena tarafından Gorgonların (Stheno, Euryale, Medusa) tek ölümlü olanı Medusa'yı öldürmesi için görevlendirilir. Gorgonlar bakışlarıyla insanları taşa çeviren dişi canavarlardı. Perseus, Medusa'yı uyurken öldürür ve kafasını keser.
Yukarıdaki Benvenuto Cellini'nin bu sahneyi şahane bir şekilde canlandırdığı heykelin fotoğrafıdır. Bu heykel Floransa'daki Uffizi müzesinin avlusunda Piazza del Signoria'da sergilenmektedir. Öyle etkileyicidir ki yanı başında duran Michelangelo'nun Musa reprodüksiyonunu ve yine aynı meydanda bulunan onlarca eseri gölgesinde bırakır. Eser, üzerindeki ufak ayrıntılarla sanki canlanacakmış gibi onu izleyenleri etkisi altında bırakır. Hatta o kadar etkileyicidir ki, gördüğümden beri bana internet aleminde kendisinin araştırmasını yaptırmış, hiç ilgim olmadığı halde mitolojiyi okutmuş ve hakkında yazı dahi yazdırmıştır.
Söz konusu sahne ayrıca daha birçok heykeltraş ve ressam tarafından defalarca taşa, metale ve tuvala aktarılmıştır.
Hikayeye devam edecek olursak; Medusa'nın kafası kesildikten sonra çok tanınan mitoloji karakterlerinden biri olan Pegasus ortaya çıkar. Perseus ise Medusa'nın başını Athena'ya teslim eder.
Yolculuğu sırasında Perseus, Kassiopeia'nın kızı Andromeda'ya aşık olur.


Ancak Kassiopeia Poseidon'un deniz tanrıçalarından güzel olduğunu iddia ederek deniz tanrısını kızdırır. Poseidon, Kassiopeia'ya affetmesi karşılığında kızı Andromeda'yı bir deniz canavarına kurban etmesi gerektiğini söyler. Perseus, Andromeda'yı bu deniz canavarından kurtarır ve bu sayede hem kahramanlığını pekiştirir, hem de evlenmeyi hakeder.



17 Ocak 2011 Pazartesi

BÜYÜK YATIRIM

Sonunda bizim de bir evimiz var. Dün tapumuzu aldık. Çok mutlu bir an. Ömür boyu etkisini hissedeceğimiz bir hamle. Hayırlı olsun. İçinde sağlıklı ve mutlu yaşamak dileğiyle...
Gerçi hala büyük ortak Garanti Bankası ama olsun. Borç yiğidin kamçısıdır. Bu yaşlarda mal mülk sahibi olacağız ki ileride zorluk çekmeyelim.
Şimdi bir aylık bir tadilat dönemi olacak. Mutfak ve banyo değişecek. Babam sağolsun...

Bir de Allah devlet dairesine düşürmesin. Tüm işlemleri aracı bir firma yapmasına rağmen, dün tam 4 saat bekledik tapu dairesinde. Yok tapudaki intifa hakkı iptal edildi, yok banka avukatı gelmedi, yok imza lazım, yok fotoğraf lazım derken 4 saat. Sistem o kadar çarpık, o kadar insanların hayatını zorlaştırmak maksatlı hale gelmiş ki, tapu dairesinin altında sayısız aracı şirket bir türlü bu işin içinden çıkamayacağına ikna olmuş insanların yardımıa koşuyor. Bedava değil tabii. Tam bir Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz durumu yani. Ya da geçen sene gittiğimiz Deri Ceket oyununda olduğu gibi bir dünya.
Halbuki benim vergilerimle ayakta duran kurumların, benim için tüm hizmet kolaylığını sağlamasını beklemek çok da abarmak değil. Zamanımın devlet dairelerinde heba olmamasını sağlamak, ufak ayarlamalarla sağlanabileceği gibi oluşan garip rant kapıları da kolaylıkla ortadan kaldırılabilir.

TT ARENA AÇILIŞ FİYASKOSU

Türk Telekom Arena açılışı sorunlu da olsa yapıldı. Başbakan aleyhinde yapılan tezahürat açılışa gölge düşürdü. Ama Başbakan hangi stad açılışına gitse bu zaten olacaktı. Hele ki bu zeminin oluşmasında en büyük pay sahibi olan TOKİ Müdürü'nün provakatif konuşması sonrası bunun olmamasını beklemek düpedüz bir aymazlık. Halkın %47'sinin Başbakanını görünce ağlayacak kadar sevdiği, geri kalanın ise televizyonda yüzünü görünce sinirlerinin bozulduğu bir ülkede nasıl bir tepki bekleniyordu ki?
Bence asıl garip olan sanki bu stadın yapılmasının Galatasaray kulübüne bir lutüfmuş gibi yansıtılması. Sanki bu klubün bir stadı bile yoktu. Sanki transfere son yıllarda nerdeyse bir stad maliyeti döken takım bunu yapmaktan acizmiş gibi yansıtıldı. Kaldı ki bu stadın yapımı için terk edilen Ali Sami Yen arazisi için herhalde şu an için Türkiye'deki en değerleri arazi desek yanlış olmaz.
Sonuç itibariyle kimsenin aslında hiçbir şey için özür dilemesi gerekmediği gibi, kimseye de hiçbir şey için teşekkür etmeye gerek yok. O stad, o arazi karşılığında tabii ki yapılacaktı. Ve bu devletin görevidir. Kimseye görevini yaptığı için teşekkür etmeye gerek yok, kimsenin bana vergimi her ay haberim bile olmadan ödediğim için teşekkür etmediği gibi.
O stada girenler duymak istediklerini duyamadıkları için üzgünüm ama çok da farklı bir şey beklenemezdi.

14 Ocak 2011 Cuma

BİR KUPA KLASİĞİ...



İzlemedim, izlemem de. Fenerbahçe'nin rakip takım farketmeksizin deplasmanlarda dökülmesinin neresini izlemeli onu da bilmiyorum. Dökülmek kelimesi hafif bile kalıyor. 
Pendik'ten sonra bu geyik de artık bir on yıl gider. 
Hava soğukmuş, zemin kötüymüş, hazırlık dönemiymiş yalan dolan. 
Senin kadron Türkiye'nin açık ara en iyi kadrosuysa sahaya çıkıp çatır çatır kazanacaksın. Aksi düşünülemez.
Kabul de edilemez.
Aykut'un efendi kişiliği de bir yere kadar. Herkes artık birşeyler görmek istiyor. Lidersiz, kenar yönetimi olmadan takım olunmuyor. Burası Türkiye, Avrupa ya da dünya futbolu bilgin olabilir ama burada sökmüyor. Ne kadar taktik doldurursan doldur, ne kadar detayları hesaplarsan hesapla, saha içinde veya kenarda oyuncular başlarını kaldırdığında onlara destek verecek, cesaretlendirecek birileri gerekiyor. Özellikle deplasmanlarda. Maalesef bu karakter yok Fenerbahçe'de. Ne Aykut, ne Alex, ne de Emre değil.
Sadece Saraçoğlu'nda çıkıp zayıf takımlara şansın da yardımıyla şov yapmakla olmuyor. Onu takım değil, senin stadın, senin adın yapıyor zaten. Daha fazlasını göstermek, ispatlamak zorundasın.


12 Ocak 2011 Çarşamba

BARCELONA...


Kral kupası'nda Barcelona, Betis'e beş tane salladı. İlk yarının büyük bölümünü kaçırsam da, İniesta'nın pası ve Messi'nin akıl dolu vuruşuyla gelen gölü yakaladım. Sadece bir dakika sonra Betis'in şutu üst direk yerine üst ağlara çarpsa ikinci yarı farklı olabilirdi diyeceğim ama Barcelona bu, hem de kendi evinde...
İkinci yarının ilk beş dakikasında ilginç bir şekilde Betis ileride 6-7 kişiyle yaptığı müthiş baskı neticesinde Barça'yı kendi sahasından çıkarmadı, ancak topu da kapamadı. Barça kendi sahasında top çevirdi ama karşı sahaya da geçemedi.
Bu sırada bu sezon pek çok defa yaptıkları gibi Busqest, Piquet ve Puyol'un arasına girip defansı üçledi ve kanatlar iyice açıldı. Sistemin birdenbire 3-4-3 formatına girmesiyle oyunun seyri de değişti. Hem Busquest'le top defanstan daha kolay çıktı, hem eksik yakalanma rsikine ortadan kaldırdılar, hem de kanatların faydalı oyunu ile Barça rahatladı.
Sonra devreye Messi girdi, birazcık da şansla iki gol daha sıkıştırıverdi araya. Ondan sonrasında zaten Betis koptu. Üzerine Messi bir tane de karşı karşıya net pozisyonu harcadı.
Maçtan asıl akılda kalan ise İniesta'nın Keita'ya attırdığı müthiş goldü. Çizgide en yakın adam yarım metre mesafedeyken İniesta topun altına girip arka direkteki Keita'ya sanki eliyle ''Al da at'' dedi. Tamam hepsi apayrı oyuncu bu adamların ama İniesta başka.
Barcelona'nın topa sahip olma, top çevirme gibi dünya üstü meziyetlerinin zaten herkes farkında ama benin asıl hoşuma giden topu kazanmak için en uçtan en gerideki adama kadar topluca uğraş vermeleri, yılmadan, ta ki topu geri alana kadar.

10 Ocak 2011 Pazartesi

YILIN FUTBOLCUSU: MESSİ


2010 Fifa yılın futbolcusu ödülünü Messi aldı. İniesta ve Xavi ile birlikte aday olduğu ödülü Messi 2. kez kazandı. Bana göre bu sene için fazla bir ödül. Dünya kupası finalinde gol atan takım arkadaşı İniesta varken, ödülün Messi'ye gitmesi sadece kısa sürede elde ettiği fanları sayesindedir. Bücür oynamaya, gol atmaya ve eğlendirmeye devam ediyor. Tabii Barcelona sayesinde.
Şu fotoğrafa bakınca; ''Messi de can değilse, başka kimse can değildir.'' diyesim geliyor.
Yılın golü ödülü ise Kazakistan-Türkiye maçında kornerden gelen topa yaptığı muhteşem vuruşla jeneriklere giren Hamit Altıntop'un oldu.  


RONALDO NELER YAPIYOR?



Dün akşam Real Madrid'in Villareal'i 4-2 yendiği maçta, Christiano Ronaldo 3 gol-1 asistlik performansı ile bu sezon oynadığı 18 maçta 22 gole ulaştı.
Adamın karakterini, hareketlerini beğenmeyen biri olarak, oynadığı oyuna söyleyecek hiçbir söz bulamıyorum.
Çılgın istatistikler, muazzam bir kazanma hırsı ve sonuca odaklılık. Asıl görevi itibariyle uç forvet oynamayan bir oyuncu için inanılmaz rakamlar. Florentino Perez, dün bir kez daha verdiği paraları helal etmiştir.

Maça gelirsek ilk yarının tartışmasız hakimi Villareal kazandığı onca pozisyona rağmen Ruben, Rossi ve Cani ile bu pozisyonları değerlendiremez ve farkı açamazken, son dakikada alan paylaşımını yapamadığı pozisyonda hiç yoktan yedikleri golle hem moral, hem de skor olarak avantajını Real'e kaptırdı. İlk yarı hem topa sahip olan, hem de oyunu istediği gibi yönlendiren taraf Villareal'di. Bunda orta çizginin gerisine uğramayan ileri dörtlünün payı yüksek olsa da, hücuma çıkarken Lass ve Xabi Alonso'nun pas hataları da etkili oldu. Ama Villareal'in Cani ve Cazorla ile başlattığı, Rossi ve Ruben ile olgunlaştırdığı hızlı atakların Real defansının başını nasıl döndürdüğünü de söylemek lazım. Ancak
İkinci yarı ise bambaşka bir Real vardı. Devre arası Morinho'nun verdiği ayarın izlerini tüm futbolcularda görmek mümkündü. Herkes yardımlaşmaya başladı ve birdenbire takım farkını ortaya koydu. Villareal'in hareketleri devre başında kısıtlanınca Real Mesut'un da sazı eline almasıyla üstünlüğünü kabul ettirdi ve Ronaldo'nun ofsayt golüyle öne geçti. Ardından da Kaka skoru belirledi.


Real'den bahsetmişken Mesut'tan bahsetmemek olmaz. Her geçen gün daha iyiye gidip takımını kendine bağımlı hale getiriyor. Oynadığı basit oyunla sıkışan oyunu açıyor, boş alanları herkesten önce farkedip toplu topsuz koşularla oyunun yönünü kolaylıkla değiştiriyor. Mesut'un bu gelişimini izlemekten büyük mutluluk duyuyorum. 
Bence asıl önemli konu ise Kaka'nın oyuna girmesi ama Mesut'un yerine değil. Morinho'nun her ikisine de verdiği çok bir mesaj. İkiniz de bu takımın önemli parçalarısınız ve yeri geldiğinde ikinize de ihtiyacım var mesajı. Mourinho'yu takdir etmemek mümkün değil. Ama yine yapacağını yaptı ve Ronaldo'nun 3.golünden sonra ise Villareal kulübesinin önüne kadar gelip tribünde birilerine işaret yapması tüm  kulübeyi ayar etmeye yetti.
Mourinho, Mesut ve Ronaldo dolayısıyla Real'i tekrar izleyebilmek büyük keyif.



8 Ocak 2011 Cumartesi

TEHLİKELİ İLİŞKİLER

Dün akşam Harbiye Muhsin Ertuğrul sahnesinde Şehir Tiyatroları'nın Tehlikeli İlişkiler adlı oyununa gittik. Bu sahnede ilk defa bir oyuna gittik. Çok modern ve yepyeni bir salon olmuş. Sadece tiyatro değil, kongre merkezi ve Cemal Reşit Rey konser salonu ile tam bir kültür kompleksi olmuş.
Choderlos de Laclos'nun yazdığı, Christopher Hampton'ın uyarladığı ve Alexander Popovski'nin yönettiği Tehlikeli İlişkiler (Dangerous Liasons) izlediğim en güzel oyunlardan biriydi. Hem sahnenin aynalarla sağlanan özgünlüğü, hem kostümlerin güzelliği,hem muhteşem müzik seçimleri, hem de konunun sürükleyiciliği ile çok eğlenerek izledim.

18. yüzyılda zengin ve asil kadınlar ile erkekler arasındaki ilişkileri anlatan oyunda entrikaların, ihtirasın nasıl insanların gözlerini bürüdüğünü ve nelere yol açabileceğine tanık olduk.

Levent Üzümcü Kont Valmont'u, Şebnem Köstem ise Marquise'i oynuyor. Levent Üzümcü'nün ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu Maskeliler'den zaten biliyorduk ama Şebnem Köstem'i de Marquise rolünde çok beğendik.
Gerçi oyuna Mart'a kadar ara verilmiş ama kaçırmamak lazım.
Aynı adlı bir de sinema filmi olduğunu ve John Malkovich ile Michell Pfeiffer'ın oynadığını öğrendim. Bundan sonraki hedefim en kısa zamanda onu da izlemek.

7 Ocak 2011 Cuma

COLİN KAZIM GALATASARAY'DA


Colin Kazım geldiği günden bugüne kadar tam olarak neden burada olduğunu anlayamadığım adamların başında gelir. İngiltere'de sadece bir sezon görünüp, Kıbrıs Türk'ü olan annesinin kendisine sağladığı pasaport ve babasının akıllıca oğlunu pazarlamasıyla kendini bir anda Fenerbahçe'de buldu. Tabii bunda Fatih Terim'in payını da yadsıyamayız. Memlekette başka adam yokmuş gibi, özünde forvet olan ve özel durumlar haricinde 4-3-3'ün sağında oynamayan Kazım'ı milli takıma banko çağırmasını ve sağda oynatmasını göz ardı edemeyiz. Bu durum Kazım'a daha da prim yaptırmış, tabii sahibi olduğu Türk pasaportu da transferde etkili olmuştur.

Fenerbahçe'de oynadığı 66 maçta sadece 5 gol, milli takımda oynadığı 28 maçta ise gol bile atamamış bir sağ açık-uzak forvetten bahsediyoruz. Bana göre Kazım, Türkiye'nin en overrated futbolcusudur. 3 senedir tribünden cıplak gözlerle izlediğim Kazım oynadığı yer itibariyle katlanılacak gibi değildir. Verimsiz ve sonuçsuz oyunuyla tribünde izleyenleri çileden çıkardığı gibi gördüğü lüzumsuz kartlarla da ne kadar sorumsuz olduğunu göstermeye çalışmıştır sanki. Özel hayatı ve performasını nasıl etkilediğinden bahsetmiyorum bile. Yaşadığı onca şeyden sonra Fransa'ya gönderilmesi bile kendisinde en ufak bir değişikliğe sebebiyet vermemiştir.

Başka takım taraftarları attığı gösterişli çalımlar ve peşine taktığı adamlarla Kazım'ı gözlerinde büyütseler de, Kazım'ın sonuçsuz oyunu Fenerbahçe taraftarını hiçbir zaman tatmin etmemiştir. Gole yakın olması gereken adam, maalesef bir o kadar uzaktır da.

Aslında yiğidi öldürüp hakkını da yememek lazım. Benim hatırladığım ve gerçek yeri santraforda zorunluluktan oynadığı (Guiza ve Semih sakattı) tek maç olan Galatasay maçında tek başına tüm savunmayı fiziğiyle bezdirmiş, Servet'e karşı bariz bir üstünlük kurmuş ancak yine gol atamamıştı. Maalesef gerçek yerinde izleme şansımız fazla olmadı.

Galatasaray'ın yaptığı transferi ise iki şekilde sorgulamak lazım:
Birincisi karakteri ve oynadığı mevki. Karakterinin değişmeyeceğini peşinen söyleyebiliriz. Bu konuda kontratını çok sert maddeler ve yaptırımlarla dolu olduğunu okudum ama bakıp görmekten başka şansımız yok. Eğer Hagi, Fenerbahçe ve milli takımdaki rolüne benzer bir rolde düşünüyorsa 18'e bile giremeyen iyi bir antrenman oyuncusu olur. İkinci bir Serdar Özkan vakası vukuu bulacak demektir, hepsi o kadar. 
Ancak Baros'un ne olacağının belli olmadığı, Battal'ın ise isteneni veremeyeceği anlaşıldığından Pino ve Kewel'dan daha iyi bir santrafor tercihi olacağı kesindir. En uçta Galatasaray'ın ihtiyaç duyduğu topu tutabilen, arkadaşlarına asist yapabilen, ve fiziğiyle rakip savunmayla boğuşabilecek bir isim olduğunu söyleyebiliriz.

Sonuç olarak genelde beğenmediğin bir oyuncu olan Kazım'ın yeni maceralarını merakla bekliyorum.

6 Ocak 2011 Perşembe

PEYNİR TATLISI VE BABALIK


Çanakkale'ye yaptığım küçük ziyarette daha önceden de duyduğum ama bayram dönüşü uğrayamadığım meşhur Babalık'a peynir tatlısı yemek için uğrama şansım oldu. Uzaktan tepsiye bakınca Şambali'yi andıran (İrmikli bir İzmir tatlısı), tadınca höşmerime benzetilen ama gerçekten farklı bir tatlı, peynir tatlısı. Çanakkale civarında oldukça yaygın. İçinde höşmerimden farklı olarak şerbet yok. Yine yöreye özgü tuzsuz peynir, süt ve tereyeğı kullanılıyor. Ancak şeker şerbetine gerek duyulmuyor.
Sadece yemek sonrası değil, canınız çekince gidip bir porsiyon yiyebilecek kadar da hafif bir tatlı.

Babalık ise Çanakkale merkezde herkes tarafından bilinen ve tavsiye edilen bir yer. İşletmeyi ailenin 4. kuşağı devam ettiriyor. Babalık ismi şu anki işletmecinin dedesinin babası ve dükkanın duvarlarında birlikte çekilen siyah beyaz fotoğrafları bile var. Rivayete göre Çanakkale Savaşı zamanında askerlere peynir tatlısı yapıp veren amcaya takılan ''Babalık'' lakabı işletmenin adını vermiş ve bu zamana kadar gelmiş.
Gitmişken hem yedik, hem de yoğun ısrarlar üzerine paket de yaptırdık.

Kilosu: 14 TL
Porsiyon: 5 TL

Yemeyen ve gitmeyenlere tavsiye edilir.

Adres: Babalık Süt ve Süt Ürünleri, Yalı Cad. No :47 ÇANAKKALE (Saat kulesinin sağından yürüyünce 100 metre ileride solda)

3 Ocak 2011 Pazartesi

She & Him


She & Him ile Jay Leno Show'da bir unplugged şarkı söylemek için çıktıkları zaman tanıştım. Şarkının adını hatırlayamasam da yaptığım araştırmalar sonucu müziklerini ve tarzlarını sevdim.
Grup Zooey Deschanel ve Matt Ward'dan oluşuyor ve Indie Folk müzik yapıyorlar. Zooey Los Angeles'ta, Matt Portland'da yaşamasına rağmen söz ve müzikleri internetten paylaşarak, kayıt ve konserlerde buluşarak grubu yaşatıyorlar. Volume Two adlı ikinci albümleri bile çıkmış.
Aslında Zooey Deschanel'i Jim Carrey ile oynadığı Yes Man ve Joseph Gordon Levitt ile oynadığı bağımsız film (500) days of Summer'dan tanıyorum. Sevimli, uçuk kaçık, kuralları olmayan rollerde izlediğim bu kızın grubunun olması ve şarkı söylemesi ve hatta sözlerin çoğunun kendisine ait olması beni şaşırtmadı. Ayrıca yanılmıyorsam Yes Man'deki rolünde de bir grupta şarkı söylüyordu.
Grubun şarkılarını da dinleyebileceğiniz resmi sitesi aşağıda:
http://www.sheandhim.com/
İyi dinlemeler.
P.S. Özelikle In the Sun'ı tavsiye ediyorum...

HOŞGELDİN 2011...

  
Bir yılı daha geride bırakmış olmanın verdiği hüzünle ve yepyeni bir yıla başlamış olmanın verdiği sevinçle içiçeyim. Geride bıraktığım yıl için hüznüm sadece matematiksel olarak aslında. Yaş 30 oldu. Senelerdir kardeşimin ''30 yaşına geldin, hala......'' olarak seslendirdiği ulaşılması zor gözüken hedef artık matematiksel olarak gerçek oldu. Daha doğum günüme 6 ay olmasına rağmen, biri gelip ''Abi (Amca bile diyebilir) 30 yaşına gelmişsin, hala uğraştığın şeylere bak''  dese diyecek hiç birşeyimin olmaması beni hüzünlendiriyor. Hayır, uğraştığım şeyler değil, 30 yaşına gelmenin hüznü. Halbuki ben hala üniversitede okuyan bir insan zihniyetinde olduğumu düşünüyorum. Annemin hala ''Ama ben çok gencim, siz daha dün doğmuştunuz'' serzenişleriyle yaşadıklarını yavaş yavaş anlamaya başlıyorum.
   Sevincim ise 8-9 yaşlarındayken 2001-2011-2021'de nerede olacağımı, neler yapacağımı çok merak etmemden kaynaklanıyor. 20-30-40'lı yaşlarda neler yapacaktım? Şimdi bunların cevaplarını biliyorum. O yaşlarda uzay çağı olarak düşündüğüm 30 yaşımın aslında bilgisayar dışında hemen hemen aynı olduğunu bilmek biraz garip. Gerçi beklentiler büyük olunca şu an ulaşılanı küçük gibi gösteriyor ama aslında son 20 yıldaki değişim şimdiye kadar olanın kim bilir kaç katıdır?
   Artık 2011'deyiz. Yepyeni umutlar, yepyeni rüyalar, yepyeni sürprizler, heyecanlar bekliyor bizleri. Her başlangıç iyidir. Ben şimdiden süper başladım. Darısı hepinizin başına...